Uzun bir süredir kimsede var mı, bilmiyorum ama ben de olan bir şey var. İçimde bir hüzün var ama yok gibi. Dünya gri ama rengarenk çiçeklerle çevrili sanki. Kitapların altı çiziliyor ama geri dönülüp çizilen yerler okunmuyor gibi tek görünümlük bir yaşamdayız. Sürekli bir boyun ağrısı, baş ağrısı veya dönmesi ya da mide bulantısı… Toplumsal çürüme? Zaten buna boyun eğdik. Peki, ne bu? Bu çağdan başka bir çağa ait hissetmek mi? Hayır. İnsan, bu çağın tüm kirine, pasına bulaşmadan kendi kalabilirken de mutlu. Bu bence “içine kapanık” insanların “içine açılamamasının” sonucu.
Dışarıdaki hareketli ve herkesçe sahte her şeyden kendini uzaklaştırıp; kendi içinde kaybolmuş olmanın rahatsızlığı. İnsanlar için çok çabalarsanız bir süre kendinizi kaybettiğinizle kaldığınızı birileri elbet söylemiştir. Kolunuzu kıpırdatmak dahi istemediğiniz sabahlardan sebep insan, yaşamı ağır görüyorsa kaybolmuş olmasıdır. Kaybolmak da öyle kaybolmak ki, sürekli birilerini beklemeye dalmak ama asla beklenmemiş olmak gibi bir kaybolmak. Cihanda bir yer edinmemiş hissedip bir yerlerde kalmak gibi. İnsan, kaybolduğunu dahi kendi anlamazken birilerine geçip “Ben kendime dahi açılamıyorum.” “Kayboldum, bulamıyorum kendimi” nasıl desin?
Ne yapmalı peki? Nereye başvurmalı? Kime sığınmalı? Kimsenin dinlemediği bir toplumda birbirini, neyi nasıl paylaşmalı? Kendisinin iç sesine çok tanıdık olup, birilerine dert açınca açtığına pişman edilecek kadar yalnızlaştırılmış iyilik melakasi toplumda dertleri konuşmayınca yok olacağı inancını taşıyan nice insanın içinde psikoloji diyor ki; oysa derin sohbetler kurtarıcıdır. Birini görür olmak. Gözünün ışıltısını, evrenin çeşitli ihtimallere rağmen bazı şeyleri onlarla sana getirmesini, içine kapanık diye bir sınıflandırma olunmadığını, içini görse içine açılıp çiçekler saçacak her insanı yok saymaya mahkum eden toplumsal manipülasyonu… Hayat, dert konuşmak için var olmadı doğru. Eğlenmek de olmalı, o da doğru. Peki, gerçekten insan gerçek bir paylaşım yapamadığı herhangi bir yerde, insanda, olayda eğlenmeyi de gerçekten yaşayabilecek mi? Hepimiz bir şeylerin parçasıyız ve bu parçalar bir ilahın var oluşuna giden yolculuk der İbn’ül Arab-i… Metafizik de bunu evrene bağlar. Siz özünüzdeki acıyı, hüznü, neşeyi, yorgunluğu görmezden gelince iyileşeceğinizi sandıkça içinizi açmanız için sizi bir okyanusun ortasında ülkesini bulmaya çalışan bir deniz kaptanı gibi terk etmezler mi? Yok saymak, kendine yaşatmaktır. Görmek ama her şeyi değil senin olanı, sana sunulanı, sende olanı görmek…
Bence toplumsal olarak en büyük çürüme içimizde başlayan bu yoksunluk. Bu terbiye edilmemiş kaçış yöntemi belki de Freud’un dediği gibi savunma mekanizması… Sadece tek bildiğim, bir şeylerin yok sayılmasının veya normalleştirilmesinin birilerinin hayatı için yok sayılacak veya normalleştirilecek bir mekanizma olmamasının gerektiğidir. Madem özel yaratılmış bir kadere sahibiz veya hadi tutalım ki aynıyız, neden bu şekilde yok sayıp kendimize yaşattığımızı başkasına yaşatmayı reva görüyoruz?
Terapilere gittiğinizde karşınıza geçip size şunu sorsam: İnsanların size nasıl davrandığına göre mi davranışınız değişiyor yoksa size nasıl davranılmasını istediğinize göre mi? Ben bu konuyla belki bağlı belki değil bir gerçek biliyorum ki hepimiz bize nasıl davranılmasını istiyorsak bazı şeyleri öyle yapıyoruz. Hediyelere boğuyoruz karşımızdakini çünkü birilerinin de kalkıp durduk yere seni düşünüyorum, demesine ihtiyaç duyuyoruz. Birisini habersiz kayda alıyoruz ama içimizden gelerek çünkü birilerinin bizi habersiz çekip “Ah, onu görmek ne güzel” demesini çok bekliyoruz. Birilerinin gözlerinin içine bakmaya çalışıyoruz çünkü bize bakılsa belki hafifleyeceğiz biliyoruz. Aslında biliyor musunuz bu kaybolmuşluk, bu toplumsal çürüme, bu içine açılamamışlık sadece toplumsal bir yas. Yas duyuyoruz çünkü canımız yanıyor ve asla bu yangını söndürecek bir materyal bulamıyoruz. Yas duyuyoruz çünkü kendimizi de neşemizi de üzüntümüzü de kaybediyoruz. Bir duvar nasıl yaşarsa öyle yaşıyoruz.
İç karartıcı cümlelerim sizi üzmesin. Aslında gri renklerle dolu ama bahçeleri çiçeklerle kaplanmış bu dünyada bu ifadeler de umut. Tutunmak için. Fark etmek için. İnsan, fark etmezse ne griyi bilir ne renkleri ne de çiçeklerin orayı nasıl şenlendirdiğini. Fark etmek, kıymeti hatırlatır. Kıymet bilmeyi, kendini ve dahasını…
İçimden geldi. Bana bugün içimde biriken sözlerin ileride birilerinin içinde birikecek ses olabiliri düşünerek birinin önüne düşerse diye… Yazdım. İsmen kim okur bilmiyorum ama eğer tam da zamanında çıkarsa karşına bu yazı bil ki, senden bir tane daha hatta toplasan yüz milyonlarca var. İnsan, kaybolduğu için içi sıkışıp kendini bulup yola düşecek kadar cesur olsun yeter ki. Yeter ki o okyanusta başka gemiciklerin de ülkesini aradığını bilsin. Yeter ki bir bahçe keşfedip çiçekleriyle dolu arsanın içinde gri dünyanın bile rengarenk olacağını kavrasın.
İyi gelsin diye.
Ayşegül.

