Shop our newest collection on Etsy

YEDİ: İLK VE SON.

Eğer bana bir şans verilseydi ve geriye dönme fırsatı elde etseydim, bu fırsatı sadece yaşım için edinirdim. Hayatımda bazı şeyleri gerçekleştirmek istediğim yaşların 30’larıma yakın değil de 25’lerimde olmasını dilerdim. Eskide kalan hiçbir şeyi istemez, geleceğimi şuan belli eden her şeyle o zamanlarda karşılaşıp, koşturmak isterdim. İnsanların asla “ben bu yoldan ilerledim, sen bu yoldan ilerlemediğin için çok pişman olacaksın” ezberlerine “Ormanın en ağaçlı ve en bereketli topraklarını” seçtiğimi söylerdim. İçimde beni hissettiren, potansiyelimi ışık gibi yayabileceğim her gerçeği dinlediğimi, asla onların yollarını istemediğimi ve kimsenin de aynı yollara sahip olmadığını söylerdim.

Hayatın sanırım herkes için aynı olması gerektiği inancı öyle içimizi kaplamış ki bundan birkaç sene önce gerçekten herkesin aynı şeyler yaşayıp sürekli aynı yollardan geçmesinden nefret ettiğimden bazı şeyleri hayatıma dahil etmiyordum. Çünkü herkes benzerdi, süreç aynıydı ve aynı olan hiçbir şey benim için gerçek değildi. Sonra bir gün bunu açıkça söyleyebileceğim biriyle tanıştım. Hayallerimden, çocukluğumda yaptığım en saçma hareketlerden, en dalga geçilecek eğlenceli anılara kadar her şeyden bahsettim. Sonra da dönüp herkes çok aynı, yani herkes eni sonu aynı noktada buluşuyor ya ben bunu istemiyorum öyle olmaz değil mi, dediğim de (yani bunun gibi bir şey dediğim de) bana “Öyle bir şey olmayacak” dedi. Bu kadardı. Uzun, kısa, detaylı, detaysız hiçbir şey yoktu bu cümlede. Öyle bir şey olmayacak. Bu ifadeye karşı güven duyduğumu hissettim. Öyle bir şey olmayacak, dedim içimden. Sonra yavaş yavaş her kaygım dışavurum gibi ortaya döküldü. Birilerinin aynam olması hoş da birilerinin kaygılarımı kendim baş edebileyim diye alt zemini sapasağlam var etmesi çok başkaydı. Alt zemin sarsılmaz bir demirle inşa ediliyor gibi her ne desem “ben varım”, “korktuğun hiçbir şey olmayacak.” , “başaracaksın.” ifadeleriyle doluydu. Ve garip olan, bu öyle rol gereği söylenen basit cümleler değildi. Cümleler sade ama derindi. Karşımdaki rol veya öğrendiği gereği değil, bana bakıp tanıdığı ve tanımaya çalıştığı için konuşmaya çok açıktı. İnandıkları, inandıklarım oldu. Yani kendime inanmamı sağlayan en büyük aracı, kahraman ya da rehber oldu. O ise bana dönüp baktığında söylediğine göre aynı şeyleri ifade ediyordum ve içimden asla bunu kasıtlı yapmadığımı fark ettim. O da bilmeden yapıyordu. Sanki reçete gibi birbirimize ifadeler sunuyorduk hatta bazen kavgasını bile veriyorduk daha iyi olmanın. Kusurluydum, kusurluydu, korkularım vardı, korkuları vardı, önyargılarla yaklaşıldı, önyargılarla yaklaşıldım… İnsandık. Ve en güzeli insandan öte kendimizdik.

Sanırım öğrendiğim en güzel şey oldu bu; bazı hisler aşşırı güzeldi, evet fakat insanın kendi olup o hislere eşlik etmesi muazzam bir karşılaşmaydı. Bazı karşılaşmalar, hesaplı olmadığında diğer her şeyden çok daha başka oluyordu. Dünya, bir kitap yazmak istediğinde sanırım hesapsız karşılaşmaları ana role koyuyordu. Ana karakterleri ansızın değiştiriyor, çiziyor ve yollar var ediyordu. Karşılaşmaları harmanlıyor, karşılaşmalardan muazzam hikayeler var ediyor, hikayesiz kalan ezberlenmiş her hayata reset atmak ister gibi ilham dolu bir macera sunuyordu. Pes ederlerse kitabı yırtıp atıyor, pes etmezlerse kitabı seriler halinde basmaya da razı geliyor ve kollarını sıvazlayıp sonsuzluğu kucaklıyordu. Bir ilk, bir son buluşmasını böyle var ediyordu Dünya. Kimi için ilk olan her şey kimi için son oluyordu. Zıtlıkları öyle hasretle kucaklaştırıyordu ki sanki var olan her şeyin bunca zaman yaşanan her döngünün asıl amacı bu karşılaşmayı var edebilmesi gerektirdiğini hissettiriyordu. Sonra bakıyor, arkasına yaslanıp insanın ne kadar verimli olduğunu görmek için niyetlerini onlara bırakıyordu. İzlemeye koyuluyordu. Öyle bir hikaye var ediyordu ki kendisiyle yüzleşmek zorunda kalıyordu o hikayeye dokunanlar arasındaki her insan: Öfkeleriyle, yalnızlıklarıyla, yanlışlıklarıyla, yaşayamadıklarıyla, baskılarıyla, susturmaya çalıştıkları bencillikleriyle, etrafa saçtığı yalan dolan ağlamalarıyla, sınırsızlıklarıyla, durmak bilmeyen açlıklarıyla. İki insanın var ettiği bir hikayenin başlangıcı aslında pek çok insanın fark etmediği gerçeklerini bile değiştiriyordu. Yaşam, bu yönden mucizevi olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyordu. Kimse fark etmeden bir kelebeğin kanadı hareket ediyordu ve Dünya’nın bir ucunda değişim başlıyordu.

Sonra küçük bir soru ile başlıyordu hikaye gerçeğe; neden hüküm verebileceğinizi düşünüyorsunuz, yaşamak varken? İnsanoğlu, yargıların ve kendinden bildiklerinin ötesinde bir durumla karşılaştığında ya eleştirir, ya kötüler, ya da yok sayar diyor Dünya. O yüzden devam etmeli, yol kat etmeli, bu hikayenin ana rolü olduğunu bilmeli ve şuna inanmalı: Birileri kötü ifadelerle dolu, ezbere bir hayattan gelebilir ancak biz, ezberlemediğimiz ve altın tepsiyi bile kendimiz var ettiğimiz gerçeklerle bir hayat inşaa ediyoruz. Konuşmak bizim için sizin gibi profesyonelce ve kurguca türden bir iş değildi o nedenle, biz bazen güldüğümüz gibi kafamız eserse ağlarız da, dertleşiriz de , kalkıp dans bile ederiz. Bazen birimiz yorulur arkaya yaslanıp gözümüzü kapatır biraz dinleniriz, bazen sadece sessizliğimizi bile dinleriz ama asla sadece konuşup akıl verenlerden değil, yaşayıp bir yaşam var etmeye çalışanlardan oluruz der, devam ederiz o Dünya’nın yazdığı kitaba.

Hayatın hikayeden ibaret olduğunu düşünüyorum. Gerçek bir hikayeden. Yani yaşamaktan ibaret olduğunu düşünüyorum. Gerçekten yaşamaktan. Bu yüzden inandığım bir gerçek var ki hayat düz doğru dediğinizle ilerlemez. Doğru bazen var olduğu yerde yanlıştır. Ya da doğru denilene hüküm veren tamamen yanlıştır. Demem o ki herkesin parmak izi gibi eşsiz bir doğası varken, kaderi neden bir başkasının skalasında değerlendirilebilirdi ki? Kimse birileri yüzünden o yolları tekrar yaşamaz, tekrar edip de durmaz. İnsan, bilinciyle yaratıldığından seçimleriyle yepyeni bir yaşam var edebilir. Köklerinden arınabilir. Geçmişi kendi dahi şuan yeniden var edebilir. Korkularının esiri olmadıkça dünya, bonkördür ve ellerini açar. Denemek için gösterilen her çabanın ve emeğin yeryüzünde bir sesi vardır. İnsan, var ettiği eseriyle ilerler ve bir gün kendisinin olmadığı bir dünyaya mirası da o hikaye ile bırakır. Bu yüzden yaşamak sanırım çok özenilmesi gereken ve hediye edilen en güzel şanstır. Ben, bunu nerede duydum bilmiyorum ama yaşlanmayı değil yaş almayı bilmeli demişti bir yazar birine yazdığı mektubunda. Yaş alabilecek kadar güzel bir hikaye var etmeliydi bu yüzden de insan elde ettiği bu şansla. Bu gerçek bir aşk, çok büyük emekle kazanılmış bir hayal, kimse inanmıyorken devam edilen yolda edinilen zaferle olabilirdi ve sanırım bu anlattığım Dünya’nın yazmaya karar verdiği hikayedeki ana karakterler, bunu başarıp yaş almayı öğreniyorlardı. Biri ilk, biri sonun buluşması olan o hikayenin sesleri; küçük adımlarla başlayıp büsbüyük kocaman gölgeler bırakıyordu, kim bilir. Ve ilklerle dolu olanın içinde hep bir film repliğinden kalma ilerleme cümlesi vardı:

bu odayı veya müziği biz istemedik davet edildik sadece. bu yüzden, madem karanlık etrafımızda dönelim yüzümüzü ışığa. bolluğa minnettar olmak için katlanalım zorluklara. keyfin tadına varabilmemiz adına acı verilmiş bize. ölümü reddetmemiz için hayat verilmiş bize, bu odayı veya müziği biz istemedik fakat madem buradayız dans edelim gitsin.