Pan’in Labirenti zamanında en sevdiğim filmlerden biriydi. Hem masalsı hem de bir o kadar gerçekçiydi. Ne iyimserlik baki, ne kötümserlik. Gerçi korkunç öğelerden çok hayatın gerçeklik sahnesi insanı alıp içini sıktıkça sıkıyordu.. savaşlarla, ayak kaldırmalarla, yok saymalarla, çamurlarla, yer altına itilenlerle dolu bir Dünya’da böceklerin bile masalsı bir alem sunduğu gerçeğini öyle güzel yüze vuruyordu ki… İnsan mı mide bulandırıyordu yoksa bir anda bir mağaradan fırlayan böceklerin ardından gelen yeni bir krallık masalı mı? Bana kalırsa insanlar. Ne bir olmayı becerebilen, ne gözü doyan, ne sevmeyi bilebilecek olgunluğa ulaşamamış insanlar…
Psikolojiyle ilk tanıştığımda bir tıbbi terimin ötesinde bir insan varlığının ne kadar kusurlarla dolu olduğunun inceliğini görmüştüm. Herhangi bir kuramcının da sorunları vardı. Hayatla kavgası olmuştu. Hatta anlaşılamayan durumları, tereddütte bırakan meseleleri vesaire. Şimdi düşünüyorum da 21. yüzyılının ortalarında ya da başındayız diyelim ne bu her şeyde tam olma gayesi veya mecburiyeti? Bu hırs idealist mi yapıyor sanıyorsunuz? Hadi onu geçtim ne bu görmezden gelmelerin kavgası. Ne bu çabalayanın yok sayılması ve yok sayanın galibiyeti? Bu yüzyıldaki insanları analiz etmek ne haddime ne de gücüme. Gücüme evet, çünkü insan insanın içine girdikçe-analizini yaptıkça kalbi gerçekten parçalanıyor. Bu kadar yalnız, bu kadar elverişsiz bağlarla hayata tutunmaya çalışan narsist, köle, boyun eğen ya da şizoid bir karakter bölünmelerinden başka hiçbir gerçeği görmedikçe ne gücüme bunu yapmak diyor. Kimsenin kimseyle bağ kurmayı beceremediği, bırakın bağ kurmayı-hayata bir eğlence unsurundan başka hiçbir gözle bakamaması ne acı.
Hani hiç mi değmez hayatınız bir acıdan çıkıp bir sevinci kuracak kadar pahalı bir değere sahip olması veya ne bileyim hiç mi önemli değil arkanıza baktığınızda sizin içinizi ısıtacak bir ev inşa etmiş olmak? Hiç mi kıymeti yok hayatı tam olarak yaşamış olmanın içtenliğinin. İki kişinin toplamının bir olmasının tadını hiç mi bilemediniz? Hiç mi günlerce, aylarca, yıllarca zorlansanız dahi pes etmeden bir karanlığı alt edip bir güneş için tüm yapay ışıkları yok saymanız? Bu kadar mı kıymetsiz içinizdeki değer, inanç, hayati görüşünüz? Dans ederken dahi hissedememek, müzik söylerken bile ritmi sadece malzeme olarak görmek, resim yaparken sadece bir şeye benzesin diye resim yapmak mı çok değerli sizce? Oysa hayat tam tersi. Resmi öyle rastgele yapacaksın. İçini bir sevinç kaplayacak boyalar karıştıkça ya da düşünceleri öyle üst üste koyacaksın ki resim mi yapmışsın yoksa kendini mi ortaya koymuşsun o an n’olmuş bilinmeyecek. Öyle hissedeceksin ki müziği ritmi kalbine bir noktada dokunacak, malzeme olmayacak akan akış sizi size hissettirecek-bir rüzgar gibi yüzünüze vuracak bir gerçeğe dönüşecek veya ne bileyim dans ederken güzel olsun diye değil vücudu rahat bırakıp kendi yörüngesini çizmesi için hareket ettireceksin…
Pan’de öyle karanlıktı işte. İnsanın olduğu gerçeğe baktığınızda her şey bir araçtı. Savaşlar vardı, idealler sadece bir toprak yığınında ve mal varlığında, insanın canı önemsizdi, kayıplar çoktu, aç olsan dahi karnının tokluğu değil-boyun eğiciliğin önemliydi. Yaşamış mısın, yaşamamış mısın; acı içinde misin veya değil misin, pek önemsizdi. İşine yaradıkça isimlerin anıldığı bir dünya’da güneş doğsa da her şey karanlıktı. Oysa yer altı öyle değildi. Yeniden doğmakla başlardı her şey. Sevgiyle kurulurdu. İsim eğer bir cana aitse önemliydi. Hatta bir çiçeğe, bir deftere, bir yere dahi ait olsa da yine önemliydi. Masalın masal olmasının nedeni de buydu. Hissedilebiliyordu. Kavgası toprak olmayan, çıkar olmayan, görmezden gelinmelerin olmadığı bir dünya’ydı. Gerçek nasıl karanlıksa masal o kadar aydınlıktı. Oysa filmi burada tezata düşüren şey de buydu: Gerçek olan aslında masalda bahsedilen kısımdı. O krallıktı. O krallıkta doğan güneşler, açan çiçeklerdi. Bir günlüğüne kavgasını susturmuş insanın içine döndüğü tek an gibi; filmin gerçeği hissettirmesi de masal diyarında bu şekildeydi.
1+1=1 dememin sebebi de bu bu yazıya. Ben öylesine iç döktüm ama biraz olsun içimde canımı acıtan durumlara dönüp bakınca iyi ki de böyle bir başlık açmışım dedim. Uzun bir süredir ne bu filmdeki eleştiriler gibi ne de gerçek hayatta olduğu gibi insan hiç bir değildi. Olamıyordu. Bana kalsa bu denklemde insanın sonucu sıfır ya da eksiydi hatta bazen 1+1=32453 bile olabiliyordu. İnsan o denli kayıp, yok ve kendinden yoksundu. Sorumluluk alıp bir canlıyla bir bağ kuramayacak kadar çaresiz ve meteliksiz; eğlence unsurlarına ya da mal yığınına tapacak kadar kör ve bilinci kapalı; hissetmeyi hatırlayamayacak kadar ruh gibi bir Dünya’da insan bırakın 1+1 olmayı sadece kendisi başına 1 veya 0 olmayı dahi kendine öğretemediğinden bir süre daha kayıp bir dönem içinde kendimizi aramaya ve bu filmlerdeki masalsı alanlara kendimizi sığdırmak isteyecek kadar kırgın kalmamıza biraz müsaade. Yine de bu bahsettiğim film üzerinden gidersek orada geçen bir alıntıyla size şunu söyleyebilirim ki;
Oysa hayat kitabının son sayfası yok çünkü her son başka bir hikayenin ilk sayfasıdır.
Öyle karışık karmaşık ve düşüncelerle dolu bir yazıydı. Dönüp baktığımda ileride ki ben okurken ne düşünür bilmem ama şuan ki ben bazen acı değil de kabullenişle gelen bir sakinlikle hâlâ inandığı o masalsı hislerin peşinden gitmeye kararlı. Çünkü In consiliis nostris fatum nostrum est.

