Bir düşüş yaşamanın en güzel yanı her ne kadar içinde dahi fark etmeyebilsek de her şeyin yer değiştirmesidir. Sevgi zannettiğiniz şeyin sevgi olmadığını, şefkat dediğiniz şeyin koca bir kayıp olduğunu, yanlış yerde bulunmanın büyük bir kayıp olduğunu bize fısıldayan derin bir düşüş içinde en güzel şey bu değişimdir. Bu yalandan kaygılar, kandırılmalar ve sanmalar bir anda hızlı bir şekilde elinizden gittiğinde içinde bulunduğunuz yas ve acı sizi bir şekilde depresyona da soksa içinden geçtiğinizde büyük bir hayatın kapısını size aralar. Bir anda bir güneş doğar, yüzünüze vurur ve “hadi bugün erken kalk!” diyen bir fısıltının peşinden gider, yola çıkar ve havayı nefesinizle içinize çekerken fark edersiniz: Havanın kokusu bile farklı. İşte değişimin en güzel sonuçlarından biridir. Bir monotonluktan yoksun, olan anın şükründe, kendini hissedebilmenin de keşfinde olma anında olduğunun sonucu. Sonrası zor da olsa kayda değer bir yaşam yaşama isteği. Seçimler insanı olmayı istediği yere götürür derler ya işte tam da olmayı istemediğiniz o yerden kurtuluşun tohumunun büyüdüğüne dair bir delil hissedebileceğiniz o andan sonra her şey çok değişir. Kararlar alır, korksanız dahi ilerler ve ilerlemeye devam edersiniz. Düşüş öyle derindir ki dipten tepeye gitmek, yürümek, yüzmek oldukça yorucu gelir başta hatta “Ben nasıl yola devam edeceğim.” dersiniz. Önce bir vazgeçer gibi olur, biraz melankoliye sarılır daha sonra tekrardan ayaklanırsınız. Anlam aradığınız o geçmişte o kadar anlamsız binlerce şey bulursunuz ki ait olduğunuzu hissedemediğiniz o yerden uzaklaşır ve uzaklaşırken de “Kendimi hiç olmadığım şekillere soktuğum için kendimden af diliyorum” dersiniz. Sevgi sandığınız şey size uygulanan şiddetin reçetesidir orada. Biraz sakinleşsin diye sunulan zerreye tamah etmeyip gerçeği istersiniz. Birilerine bir şeyleri uydurmadan da var olabilmek, en büyük temenniniz haline gelir. Kaçışlar, koşmalar, duraksamalar sonra ucunda kavuşulmayı bekleyen bir bahçenin çiçekleri, çocuk sesleri, rüzgarları vardır. Gerçeği keşfetmeye dair bir koşuş o dipten sizi çıkarır. Her şeyin karanlık olduğu geçmişin ötesinde gerçek denilen şeyde ilk kez renk vardır. Beyazlık vardır. Deniz rengi vardır. Okyanuslar vardır. Yeniden yeşeren çiçekler, solsa dahi hatıra olarak kalan neşeli anlar vardır. Gerçeği böyle keşfettiğiniz an, anlık bir oyalanmanın gölgesinde geçirdiğiniz her an için kendinizi kendinize affettirmek için başta çabalarsınız. Kaybolduğunuz yerlerde asla bulunmamanız gerektiği için artık kaybolsanız da bulunabileceğiniz, size ait bir yerde konumlanır ve oradan kopamazsınız. Bir şeylerin gerçeği sahtesinden daha iyi hissettirince acı da daha kıymetli olur. Size dikenli yol sunulsa onla oradan geçecek cesarete, oradan geçmek için çözüm yolu bulabilecek akla sahip olmaya başlarsınız. Bir düşüş, bir yanlış, bir kayıp, bir yok oluş sizi en dibe götürmeye başladığında şunu unutmayın eğer okyanusun en dibine ulaşamazsanız, yukarı güç verip yükselemeyeceksiniz. Bu zamana kadar en büyük düşüşleri bire bir yaşadığımı zannederken bir cümle hiçbir kitap alıntısı, hiçbir dizi veya film repliği veya herhangi bir müzik sözü olarak karşıma çıkmamışken bir hocama en kötü olduğum bir anda ilettiğim sözle bunca zaman ilerledim: “Neden en dibe düşmen gerektiğini düşünüyorsun? – Çünkü en zirveyi görmek istiyorum. “
İşte kurtulmak, kopmak, yeniden var olmak, içimde yaşamayı dilediğim her dileğin hakkını vererek yaşamak, düz yaşamak için değil, gerçekten yaşamak için yaşamak burada başladı benim içinde. Bocaladım, düştüm, dünyayı görmeden, dünyayı görmüş kadar olmak için koşturdum, kitaplardan aradım, insanların sohbetlerinden aradım, araştırdım, sayfalarca her araştırmayı ezberlemek için yazdım, yazdıkça tekrarladım, yürüdüm, o kadar çok yürüdüm ki yürümenin felsefesini bende keşfettim. Hani o kitapta şöyle diyordu ya “Peki yürümek sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz?” (Yürümenin Felsefesi). İşte tam da bunu düşündüğümden asla yürümeden duramadım. Düştüm, yürüdüm. Yoruldum, yorulduğum için yürüdüm. Sahilleri, kitapları, kayaları, karları tenime işleye işleye yürüdüm. Yaşamak istediğim için yaptım bunca şeyi. Düşmeyi sevdim. Kaybolmayı, kendimi bulmanın habercisi olduğu için sevdim. Her kaybolduğumda kendime dair bir şeyler keşfederek döndüğüm için sevdim. İlerlemek sanki kitabımda varmış gibi biri çelme taksa ellerim, üstüm batsa hatta diz kapaklarım çizilmiş olsa, yüzüm yara bere içinde de kalsa bir yolu hep vardı benim için. Biraz dinlenir, durur, yavaşlar sonra dönen dünyanın farkına varır keşfedebildiğimce keşfetmek için bir iç güdüyle tekrar ayağa kalkardım. Belki dansı böyle, sporu böyle, yürümeyi böyle çok sevdim. İnsandan çok eylemler yakın arkadaşım oldu. Yazı yazma eylemi, spor eylemi, dans etme eylemi, keşfetme eylemi… Dünya’ya karşı öyle aç bırakıldım ki, değerli bir hayatın içinde olmak için olabildiğince keşfetme algılarımı açtım. Bir dört duvar arasında kalmak yetmiyordu. Tahtada dönen bilgiler de hayatı bana sunmuyordu. Bir çocuğun gözlerinin içindeki meraktan istiyordum. Bir annenin telaşından, bir babanın yorgunluğundan, kendinden emin birinin duruşundan. Hayat tam da bunların içindeydi. Hele ki çocuklarla vakit geçirince anladım ki ben bir çocuğun içinde asla dokunulmamış o merak arzusunu bulmak istiyordum.. O her şeyden anlayan küçüklerin, sorgulayan o güzel sorularından. “Öğretmenim neden ağaç pembe olamaz?” diyen bir çocuğun bu sorusunu saatlerce bu yüzden onunla araştırdım, üstüne konuştum hatta üstüne bir ağaç yaptırdım renkleri dünyanın düzenine ters ama olabildiğince dünyanın en güzel yapay pembe ağacı olacak şekilde. Her neyse kurtulmak dedim ya işte kurtulmak buydu. Okyanusun dibinde boğulmaya teslim olmuşken ayağın o tabana değdiği an bir anda bir umut keşfedip olabildiğince güç verip o havaya, gökyüzüne, suyun yüzeyine ulaşmak için çırpınmak, kulaç atmak, devam etmek ve sonunca o yüzeye gelip gökyüzünü solumak. Tam da bu süreç yaşanacağı için düşmek, asla korkutucu değil bahşedilmiş bir gerçek gibi geliyor.
Bir rutinin parçası olmak büyük bir şükür doğru ancak gerçekten yaşayabilmek için bir rutini kazanmak uğruna kaybolmak daha büyük bir şükür. Hayat, mücadele ettiğin kadardır. Oturup zaman öldürdüğün kadar değil. Sırf bu yüzden yaşamak gerekir. Sorgulayarak, merak ederek, bir şarkıdaki ritme odaklanarak, devam ederek, kazanarak, kaybederek, kaybetmekten korkmayarak hatta kazanmaktan da korkmayarak…
“bu odayı veya müziği biz istemedik davet edildik sadece. bu yüzden, madem karanlık etrafımızda dönelim yüzümüzü ışığa. bolluğa minnettar olmak için katlanalım zorluklara. keyfin tadına varabilmemiz adına acı verilmiş bize. ölümü reddetmemiz için hayat verilmiş bize, bu odayı veya müziği biz istemedik fakat madem buradayız dans edelim gitsin.”

