Yok olmuşluğun içinde var olmaya çalışan belli insanlar vardır. Her şeyleri o kadar doğru ve herkesin istediği gibi yapar ki bir tek bir karşılık bekler “İyi ki varsın” diye. Şuraya gitmelisin, gidelim der. Bunu yapmalısın, yapalım der. Öyle ki hizmet dahilinde karşılık almaya mecbur bırakılırlar. Hizmet etmediğin bir olay seçtiğinde kıyametleri koparır etrafındakiler. Çünkü bu tür insanlar narsizme karşı mücadele ederler. Sadece kendini başarılı görüp ve başarı kriterleri sadece maddi boyutta olan kişilerin kurbanıdır. Bir puan, bir para birimi ya da yaptığı fazla işler kadar bir başarı var eden insanların baskısı altındadır. Oysa bu insanlar, bir süzgeçten geçirilince , belli yaşa kadar bu maddi değerlerin hepsini maddi olarak yani fiziki olarak da sunamazlar. Destek alarak ilerlerler. Önüne her şey gelir ve önündeki tüm çöpler birileri tarafından toparlanır. Düşmek nedir, bilirler mi? Sanmam. Ancak onlara sorsanız varoluşsal boyutta bir düşüş yaşarlar. Hayatı sorgularlar. Acıyla sınanmamış bir bedenken sadece acıyı sevgililik veya herhangi bir sınav kaygısında tatmışken hayatı öğrendikleri sanılır. Acıyı bir aç ve küçüklüğünden beri çalışan bir çocuğa sorsak bu kadar varoluşsal bir cevap veremeyecekken çıkarlar hayatla ilgili çeşitli bilgileri olur bilir kişilerin. Doğru, bunu yapacak zamanları vardır. Zaten sunulan önünde, sunulmayan arkasında geçinip giderken bu varoluşsal kriz onları her şeyden üstün kılar. İşte tam bu noktada yok olmuşçasına etrafında ondan daha farklı bakan bir insanın varlığı hizmet dahilinde gerçektir. “Benim bir işim düştü, gelir misin?”, “Benim bir şeyim var, yapar mısın?” , “Ben bunu istiyorum, sende onu yapacaksın!” derler düzenli. Uzaktan bakanlar başarı tablosundan çok yazık dedikleri bir insanı izler. Yok olmuş olana değil de kendini baskıyla var edene acır. O yüzden bazı insanlarca maddi yani fiziki bir başarı sunulan tabloların gözde değeri çok az olur. Bu insanların kazancı ancak süperegonun sözleri olur oysa id ve egosunu tatmin edemeyen ve sadece süperegosu için yaşayan insan ne diye başarı oldum diye kendini adleder ki? Bu anlattığım profillerin yani narsizm ile baskı kuran kişilerin egolarının olduğunu düşünürdünüz değil mi? Oysa tatmin edilmiş bir ego Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en tepede olan konumdadır. Herkese anlayış, insancıl ve sakin yaklaşır. Kendisini her şeyi başaran değil öğrenmeye çalışan olarak gördüğünden kimseye bir üstünlük kuramayacağını bilir. Üstünlük, bir kayıptır çünkü. Dediğini zorla yaptırmak veya yaptırım sunmak da öyle. Kendi bildiği yanlışı herkesçe yanlış görmek de üstün körü aptallıktır bu tür insanlar için. Onlar, dünyanın çocuğu olmayı seçerler. Sürelerince kendilerine bir şey katmak ve yaşadığı her anın kıymetini bilmekle görevlidirler. Bırakın bir insanı diğerinden değersiz görmek uçan kuşu dahi herkesle eş görür. İnsan der, sadece insan. Bu kadar basit. Ne birçok başarısı olan birinin ilahı ne de diğerleri birilerinden daha alt kapasitede. İşte böyle doyuma ulaşmış insanların yanında unvanlar, isimler ve hazırdan kazanılmış bir zafer tatmin edici değildir. Yok olmuş ama var olmaya çalışan insanlar da daha değerlidir. Kazanmaya çalıştıkları bir fiziki değerden ziyade ruhsal bir bütünlüktür onların gözünde çünkü. İşte tam olarak bu sebeptendir ki bir baskı içinde büyüdükçe daha insanlara odaklı olma hassasiyeti buradan gelir. Bir ruhun bütünlüğünü sağlarken yaşanan tonlarca acı ve travma bırakın yaşamayı biraz olsun nefes alamama sebebidir. Kimsenin bilmediği bir noktada bir anıda veya kimsenin asla duymadığı bir olayda var olmak için zedelenen yanınızı onarmak için en yakındakilerine sığınamamak veya sığınacak kendine ait bir yer bulamamak hayatı sorgulamaktan öte hayattan kopmaya sebep olacaktır. İşte tam burada bir yerde tutunmak için “Bunu yapmalısın” denildiğinde “yaparım” diye sorgusuz bir cevap verirsiniz. “İstiyor muyum?” demek aklınızdan geçmez sadece içinizde bir yerde his olarak buruklaştırır bu soru. Sonra abartma yap, gitsin demeye başlarsınız. Ta ki sadece aidiyeti kendinizde kurana dek. Yavaş yavaş kendinizi fark edebildiğiniz ana dek bu böyle sürer. Bir ayna tutulduğunda, bir yansıma olduğunda “Ben ne yaşıyorum?” derken ki ifadeniz sizi bir serüvene sürükler ve narsistle narsist, bencille bencil, acımasızla acımasız, riyakarla riyakar, görenle görür, görmeyenle kör, size haksızlık edenle adalet sağlayıcı olursunuz. Ve insanlar yavaş yavaş mülayim tavrınızdan öteye gitmenizin cürretiyle sizden uzaklaşır. Sizi zaten değerli görmeyen ve öyleymiş gibi yapanlar birkaç fikrini sunar, duymadıkça “Ne kadar değişti” der ve yanınızdan uzaklaşır. Sonra ne mi olur? Siz bu yalnızlığın size güç verdiğini anladığınız anda kendinizle yaşama sürecine girer ve kendinizi kendinize adarsınız. Bir kere bahşedilen şu dünyada neden kendimi mutlu etmek için yaşamıyorum? dersiniz ve kalbinizle aklınızı tartarak hareket edersiniz. Saygı kavramı gözünüzde değişir. Bir unvan size çok boş gelir. O yetki verilmeden önceki o insana bakar ve şuan insan olarak yaptıklarına ve takındığı unvanla ne kazandırdığına bakarsınız. Bir çocuğu mutlu etmiş mi, bir hayvana yuva bulmuş mu, bir açın karnını doyurmuş mu, yanlış olabileceğini görebilmiş mi yoksa kendisini hiç eleştirmemiş mi, herkesi yanlış olmakla suçlamış mı yoksa birilerinin doğrularına da ortak olabilmiş mi, kendi bencilliği için birinin hayatına müdahale etmeye kalkışmış mı yoksa birinin mutluluğuna müdahale etmekten çok o mutluluğu çoğaltmış mı?
Dünyaya bu yüzden geniş çerçevelerle bakmak gerekir. Ben bu yaşımda anladım ki insan, çabasıyla eş değer. İlla ki bir varlık kazanmak için değil kendini kazanmak için de diğer insanları kazanmak için de gösterdiği çabasıyla eş değer. Hangi karanlık odada yetişmiş ve sadece etle beslenmiş daha sonra aç bırakılıp sokağa salınınca saldıran köpek gibi bir insanla anlaşmak ister ki? Sadece kendi karanlığında ya da kararlılığında var olan hangi insan kayda değer bir hayat sürebilir ki? Oysa köpeğin bile çok insanı sevebilenine yanaşıyorsak, saldırmayı değil oynamayı öğrenmiş olanın güzelliğine hayran kalıyorsak; neden insanda da bunu yapmayalım ki? Daha önce rastgele şunu yapalım diyememiş, risk alamamış, dünyayı görmekten çok sadece kendi duvarlarına bakan hangi insan sizce çok bilir kişi olabilir ki? Hadi yurt dışı görmüş olsun, şehirler kat etmiş olsun o duvarı yanında taşımış ve hikaye tanıyamamış hangi yürek bir çare olacak ki geleceğe? Korksa dahi sevinçle adım atmamış hangi insana yürümeyi öğrenmiş diyebilirsiniz ki? İşte tam burada yok olmuş ve kendini var etmek için çabalayan ve insanların suyuna gitmekten yorulmuş ve kendisi için var olmak isteyen her insan düşe kalka bu insanların kararlılığında-karanlığında yok olmamayı öğrenirken nazik olmanız gerekir. Çünkü onlar ilk kez, kendilerini bir yere ait hissedebilecek kadar kendinden emin, cesur ve yürekli olabiliyor. Ne oturup saatlerce varoluş sancıları yaşadığı için kendini birinden üstün görüyor ne de kazandığı unvanları bir karakter haline getiriyor. Onlar dünyanın çocuğu olmaya çalışan, yaşamak için delicesine heves duyan birer yetişkin olmak için sevinçten yerlerinde duramıyorlar, bazen çok korksalar da. İşte size narsizm kurbanları dediğimiz insanların içsel sesini anlattım. Şimdi bir kurban var mı bir bakın. Hatta bir kurban olduğunuzu mu düşünüyorsunuz yoksa kendinizi keşfederseniz, kendiniz için adım atarsanız kendi kahramanınız olacağınızı mı?
Bir karar verin
Sevgiyle
Ayşegül.

