Küçük bir çocukken etrafına bakıp bir yol dileyen ruhun aradığı şey “gerçek”ten öte nedir ki?
Eskiden çok sevdiğim bir şarkı vardı. İtalyanca ve söz şöyleydi: Denizi istiyor ama sudan çekiniyor ama belki de denizin içinde olduğunu bilmiyor. Bu sözü senelerce içimde kendime söylemekten çekinmedim. Hatta bir keresinde bir tesadüf eseri biriyle sohbet ederken bana “Denizin içinde olduğunu görmene ihtiyacın var” demesi karşısında tekrar bu şarkı aklıma geliyor. O günden beri benim en içime işleyen ve bana ilerle diyen tek söz bu oluyor. Denizi istiyor ama sudan çekiniyor ve belki de deniz onun içinde, bilmiyor. Tam olarak içindeki potansiyelden kaçan insanı anlatan, hayallerinde büyük düşlerinin hepsi bir ay ışığının altında ya da güneşin batışında veya doğumunda bulan bir insanı anlatan bir durumu çağrıştırıyor. Ne büyük gösterişlerin imzası ne de görülme kaygısının içinde bulunuyor bu çağrışım. Ben kendimi bulmalıyım, kendime hikayesi olan bir hayat sunmalıyım ve bu hayat, bir kalbe dahi dokunsun diyen bir yüreğin çıkış sözü gibi geliyor.
O zamanlar tam kavradığım bir durum vardı insan acıdan kaçmadıkça büyüdüğü ve yaşanmışlığın insana kattığı o güzellik. Ben defalarca kaçmıştım ve ilk defa yakalanmıştım. Tek başıma başa çıkmalıydım. Bir karar vermeliydim. İlerleyeceğim yol nasıl olmalıydı bilmiyordum, içimdeki denizin dalgası beynimi bile taşırıyordu. Bir şeylerden kaçmak ya da kaçarken kendimi bulmak üzereydim. Oysa işin güzel yanı çektiğim bu acıyı da ben seçmiştim. Seçtiğim şeyin sonucunu yaşamak, seçmediğim durumun acısını yaşamaktan daha olgunlaştırıyordu beni. Kendimi, insan olduğumu, karar verebildiğimi fark ettiğim o ilk evreydi. Büyüyordum. Birileri karşıma çıkıyordu. Sohbetleri tesadüf eseri kalbime dokunuyordu. Birileri gözümden bir şeyleri okuyor gibiydi ama hayır durum öyle değildi. Ben seçtiğim meslek gereği iyileştirmeye çalışırken iyileşiyordum. Yaraları tanıdıkça daha da iyi merhem yapar oluyordum. Sonra nefes alamadığım bir evreden, bir anda karşıma güneşin bile farklı açtığı o evreye girdim. Hala ağlıyordum, üzülüyordum ve yolumu şaşırıyordum. Yine de seçimlerimde bir yol izlemekten asla şaşmıyordum ve bir gün benden yaşça büyük biri omzuma dokunup “Öyle bir kızsın ki, hem çok iyisin hem de asla bir çizgiden şaşmıyorsun. Kızım olsan bu kadar gurur duyardım senle.” diyor tüm bunlar gelişirken. Öğrenciler gitmişken öğretmen olarak sınıfta bu sözü duyup kalakalıyorum. Sanki giden öğrencilerimle yaşıtmışım gibi hissediyorum. Sadece otuz dakika içime içime ağlarken bu takdir ilahi mi diye düşünüyorum çünkü kendime diyorum ki “bugün çok kötü geçiyordu Allah’ım teşekkür ederim.”
Geçmişe dönüp baktığımda belki de zamanla hatırlanan öyle anılar var ki içimi ısıtan ve aynı zamanda üşüten yine de üşümeyi sevdiren hepsine bakıp şunu söyleyebiliyorum “Beni ben yapan şeyler” dediğim değil “Gerçek beni bana keşfettiren şeyler”le donatılmış bir bütünün sonucunda hatta belki başında hissettiren. Henüz emeklemeden adım atmaya geçmiş bir bebek gibiyim. Dünyayı görmek için sabırsızlanan, içinde sığdırdığı koskoca dünyada bir şeylerin yarasına merhemi kendi bulan bir bebek… İçimdeki o çocuğa hitap etmekten çekinmeyen ama asla onu incitmeyen bir de yetişkin olmak için de çırpınıyorum.
Yavaş yavaş yürümeyi de koşa koşa engelleri de aşmayı seven bir kadına dönüşüyorum. Bir anda çabuk kırılıyorum bir anda kolayca ayağa kalkıyorum. Bazen öyle güzel geliyor ki yalnız olabildiğim anlar o yalnızlıkla dans etmeye bayılıyorum, bir film repliğini defalarca izliyorum, bir şarkının bir sözüne takılıyorum ve defalarca mırıldanıyorum. Kimsenin görmediği küçük anılarda büyük anlamlar yüklemeyi de seviyorum. İleride bir çocuğum olsa ona böyle romantize edilmiş bir hayat sunmanın güzelliğini hayal etmeyi de. Kendi çocukluğuma annelik yapmayı da bazen anneme bile anne olmayı seviyorum. O kadar çok role ve sorumluluğa giriyorum ki bir anda yetişkin bir kadınken, küçücük bir kız kadar inatçı ve sanki hayatı henüz keşfediyor gibi isyankar da olabiliyorum. Belki bir kitap yazarım diye bilgisayarı açıp kendimden bahsetmeyi sonra durup araştırmalara dalmayı da seviyorum. Bir anda yolda geçerken bir kedinin yanağını sıkıp sevmeyi de seviyorum. Akşam yürüyorsam bir anda gökyüzüne bakıp “AAAA Ay çokkk güzel” demeyi de. Hatta sırf ay ışığını, gökyüzünü izlemek ve rüzgarı sevmek için ben yürüyüş yapmayı da seviyorum. Sebep yokken bir anda ağlamayı da seviyorum. Bazen sinirlensem de kendimi koruyabilmeyi de seviyorum bazen korumasız kaldığım anda birine sığınmayı da. Öyle ya da böyle bazen çok zor şeylerle mücadele ederken mücadele edecek şeylerin olmasını bile seviyorum. Bir şeyin varlığını sadece var olduğu için de sevebiliyorum. Öyle insanım ki, düşmeyi de rezil olmayı da bazen sevebiliyorum. Bana küçük anlarla, önemli hissettiren ve içimdeki denizi keşfettiren her anı, her durumu, her güzelliği seviyorum. Öyle ya, insan olmak bu değil mi? İnsan olmak biraz olsun kaybolmayı göze alıp yeniden doğmak ve en güzel şekilde her şeyin en güzelini kendine yaşatmak değil mi? Kendimi buldum ve hep mutlu olacağım değil; kendimi buldum ve bu sefer ne olacaksa olacak ve ben her şeyi en güzel şekilde kendime yaşatacağım demek.
Hem ben her zaman mutlu olmayı da sıkıcı bulurum. Her zaman gizemi de sıkıcı bulurum. Her zaman üzüntüyü de sıkıcı bulurum. Hayat keşfedilecek kadar sınırsız kaynakla doluyken sadece gizlenmek, sürekli mutlu olmak, ya da şöhretin ortasında görünme kaygılarıyla ölüp biterken yine düz hazlar için yaşamak bana hiç keyif vermiyor. Bir şeyleri bulmak, paylaşmak, kendine ve sevdiklerine sonsuz kaynaklarla açık ama sadece özelleştirilmiş ve bu yüzden değerli bir yaşam seçmek… Sadece bir halka çizmek ve o halka içine hayatını hayat gibi hissettiren şeyleri dahil etmek. O halka içinde istediğin gibi dans etmek ve o halkayı taşıya taşıya dünyaları görmek ve şarkılar söylemek ne kadar güzel. Bir ara güzel bir hayatın sınırsız açık kapıları olduğunu sanar, görülmenin değerli olduğunu düşünürdüm fakat kendimi ararken öğrendiğim en güzel şey kendi değerlerini yaşatmaktan ötesi değilmiş. O denizi içimde olduğunu anladığım ve sudan korksam da o denizin içinde yüzdüğümde anladığım şey şu oldu: Dışarısı değil, içerisi için yaşamak. Jung’un dediği gibi “Dışarıya bakan rüya görür, içe bakan uyanır”mış. Ve uyanık kalmak bana uzun zamandır gerçekleşecek rüyaları sunuyor.

